“SOSYAL GÜVENLİK” NE SADECE EKONOMİDİR NE DE SADECE HUKUK!

 

 

Yazar:MüjdatŞAKAR*

Yaklaşım / Eylül 2009 / Sayı: 201

 

I- GİRİŞ

Yetmiş yıl öncesine kadar, toplumların hayatında pek az bir yer işgal eden sosyal güvenlik kavramı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra yayınlanan birçok anayasada yer almış, milletlerarası düzenlemelere de konu olmuştur. 1975’e kadar istikrarlı bir ekonomik büyüme ile desteklenen sosyal güvenlik sistemleri, bu tarihten sonra bütün dünyada bir duraklama ve gerileme dönemine girmiştir. Ekonomik güçlükler, işsizliğin artması ve batı ülkelerinde etkisini gösteren nüfus yaşlanması, sosyal güvenlik sistemlerinin gözden geçirilmesi sonucunu doğurmuştur. 1989’da Sovyetler Birliği’nin dağılması, dünyadaki dengeleri bozmuş, sermayenin küreselleşmesi ile liberalizmin yeniden yükselmesi ve sosyal devlet düşüncesinin sorgulanması, sosyal güvenlikte özelleştirme tartışmalarını ortaya çıkarmıştır.

Sosyal Güvenlik Hukukunun gelişimi İş Hukukunun gelişimiyle paralellik göstermektedir. Sanayi Devriminden sonra, Liberal Devlet anlayışının yerini Sosyal Devlet anlayışına bırakmasıyla, insanların sosyal tehlikeler karşısında kaderleriyle baş başa bırakılamayacağı, Devletin bu konuda bir şeyler yapması gerektiği fikri önem kazanmıştır. Devletin bu alanda yaptığı hukuki düzenlemeler Sosyal Güvenlik Hukukunu ortaya çıkarmıştır.

Sosyal güvenlik günümüzde bir Devlet görevidir ve Sosyal Güvenlik Hukuku da “Kamu Hukuku”nun bir dalıdır. Sosyal güvenlik kurumları tüzel kişiliğe sahip birer kamu kurumudurlar ve kamu otoritelerine özgü yetkilerle donatılmışlardır. Hukukî düzenlemeler içinde, mutlak emredici kanun hükümleri büyük ağırlık taşır. Sosyal sigortaların zorunlu oluşu, işverenin sigortalıları kuruma bildirme ve primleri ödeme yükümlülüğü gibi düzenlemeler bunlara örnek verilebilir. Sosyal Güvenlik Hukukunda Sigortalı-İşveren-Sigorta Kurumu arasında üçlü bir kamu hukuku ilişkisi söz konusudur.

Sosyal güvenlik hukukunun, bir kamu hizmetinin yürütümünü düzenlediği için, İdare Hukuku’nun bir dalı olduğu da söylenmiştir. Öte yandan, bir kamu hukuku dalı sayılan ve adlî yardımdan tüketicinin korunmasına kadar oldukça geniş bir kapsama sahip olan Sosyal Hukuk’un bir parçası olduğu da belirtilmektedir.

Sosyal güvenlik, insanî ve sosyal bir ihtiyaçtır. Sadece hukuk biliminin değil; ekonomi, sosyoloji, sosyal siyaset, demografi gibi bilim dallarının da ilgi alanına girmektedir. İstihdam politikasından gelir dağılımına, nüfus politikasından ekonomik büyümeye kadar pek çok karmaşık sosyal ilişkinin odak noktasına yerleşme eğilimi gösteren sosyal güvenlik meseleleri, bütün insanlık alemi için büyük önem taşımaktadır. Konunun sosyal boyutu asla gözden uzak tutulmamalıdır.

 

II- SOSYAL GÜVENLİK - İŞ HUKUKU İLİŞKİSİ

Önceleri, geniş anlamda İş Hukuku’nun bir parçası gözüyle bakılan Sosyal Güvenlik Hukuku, sadece işçileri değil bütün toplumu kapsaması itibarıyla, İş Hukukunun dışında ayrı bir bilim dalı olarak bağımsızlık kazanmıştır.

İş Hukuku, hizmet sözleşmesine göre çalışanları “işçi” saymakta ve işçileri korumayı amaçlamaktadır. İşçilerin sosyal tehlikelerin zararlarından kurtarılması, yani sosyal güvenliklerinin sağlanması da, geniş anlamda iş hukuku çerçevesinde değerlendirilmiştir. İlk İş Kanunumuz olan 1936 tarih ve 3008 sayılı Kanun, sosyal sigortalara ilişkin temel esaslara da yer vermiştir. Sosyal sigorta uyuşmazlıkları, iş uyuşmazlıkları gibi, iş mahkemelerinde görülür (5510 sK. md. 101).

Ancak, sosyal güvenlik hukuku, sadece işçileri değil, devlet memurlarını, bağımsız çalışanları ve sosyal güvenliğe ihtiyacı olan herkesi kucaklayan geniş bir çerçeveye sahiptir. İşçi kavramı aynı zamanda “sigortalı”yı anlattığı halde, sigortalı kavramı “işçi” ile özdeş değildir. İş Hukuku özel hukuktan kamu hukukuna doğru gelişim göstermekle birlikte bir “karma hukuk” dalı sayılırken, sosyal güvenlik hukuku kamu hukukuna dahildir.

 

III- SOSYAL GÜVENLİK  - ANAYASA HUKUKU İLİŞKİSİ

Günümüzde insan haklarından birisi olarak kabul edilen sosyal güvenlik hakkı, Anayasa Hukukunun da konularından sayılmaktadır.

XIX. yüzyıldan bu yana sanayileşen toplumlar acı tecrübeler geçirmişlerdir. Sonuçta, yoksulluğun kişinin kendi kusuru sayıldığı ekonomik liberalizm terk edilmeye başlanmış, yerini “sosyal devlet” anlayışı almış, devletin değişen ve sosyal bir muhteva kazanan görevleri Anayasalarda düzenlenmiştir.

Daha 1848 tarihli Fransız Anayasası’nda, Devletin çalışamayacak durumda olanlara, terk edilmiş çocuklara, sakat ve geliri olmayan yaşlılara yardım edeceği (md. 13) hükmü yer almış bulunuyordu. İki dünya savaşı arasında yapılan, 1917 Meksika, 1921 Polonya, 1923 Romanya, 1931 İspanya Anayasalarında da benzer hükümler bulunmaktadır. 1946 Fransız (Başlangıç) ve 1947 İtalyan Anayasalarında (md. 38), sosyal tehlikelerle karşılaşanların toplumdan gerekli yaşama imkanlarının sağlanmasını isteme hakları bulunduğu ifade edilmiştir.

Ülkemizde ilk defa 1961 Anayasası, sosyal güvenliğe anayasal bir hak olarak yer vermiş (md. 48), 1982 Anayasası ise konuyu daha ileri hükümlerle ele almıştır. “Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilâtı kurar” (md. 60). 1961 Anayasası’nda, Devlet sosyal güvenlikle ilgili teşkilâtı “kurar veya kurdurur” ibareleri yer alırken, 1982 Anayasası’nda sadece “kurar” denmesi, sosyal güvenliğin bir devlet görevi olduğu gerçeğini daha güçlü vurgulamaktadır.

1982 Anayasası’nın 61. maddesinde sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gereken kişiler sayılmıştır. Bunlar; harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri, malûl ve gaziler, sakatlar, yaşlılar ve korunmaya muhtaç çocuklardır. Devlet bu kişileri sosyal yardım ve sosyal hizmetler yoluyla himaye etmekle görevlendirilmiştir.

62. madde, yabancı ülkelerdeki Türk vatandaşlarının ve ailelerinin sosyal güvenliklerinin sağlanması konusunda da Devleti görevli kılmaktadır.

Anayasa’nın 65. maddesi, devletin, bu görevlerini, amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek malî kaynaklarının yeterliği ölçüsünde yerine getireceği hükmünü taşımaktadır. Bu hüküm bahane edilerek Devletin bu görevlerini yerine getirmekten kaçınması ihtimali, sosyal güvenlik açısından bir sakınca teşkil etmektedir.

 

IV- SOSYAL GÜVENLİK - EKONOMİ İLİŞKİSİ

Sosyal güvenlik, ekonomi biliminin de konularından birini oluşturur. Ülkelerin ekonomik gelişmişlik seviyeleri ile sosyal güvenlik sistemlerinin mükemmelliği arasında doğru orantı vardır. Ekonomi ile sosyal güvenlik sistemi arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur.

Olumsuz ekonomik konjonktür, işsizlik, enflasyon, iş gücünün mesleki eğitime sahip olmaması, kayıt dışı ekonominin boyutları sosyal güvenlik sistemlerini olumsuz yönde etkiler Primlerin ve sosyal güvenlik gelirlerinin seviyesi, tüketicilerin satın alma güçlerini ve taleplerini değiştirir.

Kişi başına düşen millî gelirin yüksek olduğu Almanya, Hollanda, Danimarka gibi ülkelerde sosyal güvenliğe ayrılan pay, Türkiye’dekinin üç katı kadardır.

Sosyal güvenlik sisteminin, toplumda gelir garantisi sağlama ve gelirin yeniden dağıtılması fonksiyonları da vardır. Sosyal güvenlik ödenekleri yüksek gelir gruplarından düşük gelir gruplarına gelir transferi sağlarken, kuşaklararası gelir transferine de yol açar(1).

 

V- SOSYAL GÜVENLİK - SOSYOLOJİ İLİŞKİSİ

Sosyolojinin ilgi alanına giren, sağlık, yaşlılık, aile, yoksulluk gibi sosyal konular aynı zamanda sosyal güvenliğin de konularıdır. Bu yüzden sosyal güvenlikle sosyoloji bilimi arasında da yakın bir ilişki vardır.

Sanayileşmenin sosyolojik yapıyı değiştirmesi, geniş ailelerin yerini çekirdek aile tipinin alması, şehirleşmenin hızlanması, devlet eliyle sosyal güvenlik sisteminin kurulmasını gerektirmiştir. Sosyal güvenlik sistemi aynı zamanda bir sosyal dayanışma sistemidir ve millî bütünlüğe de hizmet eder.

 

VI- SOSYAL GÜVENLİK - DEMOGRAFİ İLİŞKİSİ

Nüfus yapısının istatistikî olarak incelenmesini konu alan demografi ile sosyal güvenlik arasında sıkı bir bağ bulunmaktadır. Bugün batılı ülkelerdeki sosyal güvenlik krizinin başta gelen sebebi “nüfus yaşlanması”dır.

Ortalama yaşama umudu, doğurganlık hızı, yaşlı nüfusun sayısı gibi demografik veriler bir ülkede emeklilik yaşının belirlenmesinde rol oynar. Aile ödenekleri, genç nüfusu arttırmada bir araç olarak kullanılabilir. Kısacası, sosyal güvenlik düzenlemeleri, demografik verileri gözden kaçırmamak zorundadır.

Dünya nüfusunun giderek yaşlandığına dikkat çeken Birleşmiş Milletler Nüfus Dairesi, bu durumun önümüzdeki yıllarda sosyo-ekonomik ve çevresel sorunlara yol açacağı uyarısında bulunmaktadır. 21. yüzyıl tarih kitaplarına “yaşlanma yüzyılı” olarak geçecektir. 2050 yılında 65 yaş ve üzerindekilerin, dünya nüfusuna oranının % 7’den % 16’ya çıkacağı, bazı ülkelerde ise bu oranın % 30’u aşacağı tahmin ediliyor. Bu ülkeler giderek yaşlanmakta olan nüfusları ve yaşlıların sağlık ve bakım hizmetleri için daha fazla kaynak tahsis etmek sorunu ile karşı karşıya gelmektedir.

IMF’nin yayınladığı World Economic Outlook (Dünya Ekonomik Görünümü) Eylül 2002 raporunda oldukça karamsar tahminler yer almaktadır: Euro bölgesinde çalışma yaşındaki nüfusun 2010 yılında 186 milyondan, 2050 yılında 133 milyona düşmesi beklenmektedir.

Sanayileşme sonrası toplumların çoğunda nüfus yaşlanması olgusu kendisini artan ölçüde hissettirecektir. Tıp ve biyotıp teknolojisindeki ilerlemeler ve daha sağlıklı yaşam biçimleri sayesinde ortalama yaşam süresi uzayacaktır. Dünya “genetik devrimi”nin arefesindedir. Bu gelişme nüfus yaşlanmasını daha  da arttıracaktır.

Wolfgang Lutz’un The Future of World Population(2) çalışmasına göre, 1994’te 5.6 milyar, 1997’de 5.8 milyar olan dünya nüfusu, 2010 yılında 7.02 milyara, 2025’te yaklaşık 8 milyar’a yükselecektir. Bölgesel düzeyde baktığımızda Afrika nüfusunun 2010’da 1.08 milyara, Asya’nın 4.25 milyara, Avrupa’nın ise 738 milyona çıktığı görülecektir. Ülkeler arasında ise Çin, 1.38 milyar, Hindistan 1.16 milyar, Rusya 145 milyon ve Almanya 78 milyon düzeyinde seyredecektir. Afrika’da nüfus 24 yılda ikiye katlanacak, buna karşılık aynı miktarda nüfus büyümesi için Avrupa’nın 1025 yıl beklemesi gerekecektir. Aynı incelemede, Türkiye’nin nüfusunun 2025’te 92 milyona çıkacağı tahmin ediliyor.

Dünyada 1955’te ortalama yaşam beklentisi yalnızca 48 yıl iken; şu anda 66 yıldır ve 2025’e kadar 73 yıla ulaşacaktır. Nüfus yaşlanması yaşayan ülkeler bu yaşı çoktan aşmışlardır. 65 yaşın üzerindeki kişi sayısı 1997’de 390 milyon iken, 2025’de 800 milyona çıkacaktır. 20 yaş altı genç kişilerin oranı, tam 252 milyon artarak 2.6 milyar’a ulaşmasına rağmen; 1997’de toplam nüfusun %40’ından %32’sine düşmüştür.

 

VII- SONUÇ

Görüldüğü gibi Sosyal Güvenlik sadece ekonomiyi ilgilendiren bir kavram değildir. Sadece bir hukuk kavramı da değildir. Meselenin sosyal yönü asla gözden uzak tutulmamalıdır. Türk Sosyal Güvenlik Sisteminin finansman ihtiyacı sürekli artmaktadır. Ancak, sosyal güvenlik sorununa sırf bütçe açığı bakımından yaklaşılamaz. Zira ünlü İngiliz iktisatçı Arthur Lewis’in dediği gibi, sosyal boyutu ihmal eden aceleci iktisatçıların sözlerine kulak verenler kendilerini ihtilâl içinde bulurlar(3). Sosyal güvenlik sisteminin aynı zamanda bir sosyal dayanışma sistemi olduğu ve millî bütünlüğe de hizmet ettiği unutulmamalıdır. Sosyal güvenlik düzenlemeleri kullanılarak demografik yapıyı değiştirmek bile mümkündür.

Türkiye’de bir takım “açılım”lardan söz edildiği bu günlerde sosyal güvenlik sisteminin kullanılması da mutlaka düşünülmelidir.

 

*          Prof. Dr., Marmara Ünv., İİBF, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku Anabilim Dalı Başkanı

(1)         Bu konuda geniş bilgi için Bkz. Turan YAZGAN, Gelir Dağılımı Açısından Sosyal Güvenlik, İstanbul 1975.

(2)         Population Bulletin, June 1994, 6

(3)         Bkz. Arthur LEWIS, "Planing Public Expenditures", International Bank for Reconstruction and Development", February 1966, s.13